Çelişkiler Bitince Tarih de Biter

Tarih bizi nereye götürüyor ve biz bu tarihin hangi kısmındayız? Bu soruya cevap verebilmek için önce kısaca kavramlara değinelim. Tarih nedir? Tarih, zamandır. Sanılanın aksine sadece geçmişi değil, geleceği de kapsar. Marx tarih sınıf mücadelelerinden ibarettir derken sadece geçmiş mücadeleleri değil, süren mücadeleleri de kastetmiştir.

Sorunun Diyalektik Materyalist Zemini

Peki nereye gidiyoruz? Gittiğimiz yolun bir sonu var mı? Şöyle ki komünizm, sınıf çatışmalarının bittiği o evreye verilen addır. O hâlde tarihin sonu komünizm midir? Bu soruya yalnızca ideolojik olarak evet cevabı vermek istemiyorum, cevap evet olduğu hâlde. Kısa bir diyalektik materyalizm dersi vermeyi yeğlerim.

Diyalektik materyalizmin bir yasası olan nicelden nitele sıçrayış yasası, aslında bize bu sorunun cevabını bilimsel olarak bulabilmemiz için yardımcı olacaktır. Nicelden nitele sıçrama yasası, devrim bağlamında tahammülsüzlüğü ifade eder. Fen bilimlerinden de birçok örnek vermek mümkündür. Örneğin duyu reseptörlerimizin eşik değer altındaki acıları algılayamaması gibi, veya suyun deniz seviyesinde yüz derecede kaynaması gibi. Yani belirli koşulların olgunlaşması (nicel) belirli olayların olmasına (nitel) sebebiyet verir.

Burjuva Devriminden Proleter Devrime

Örneğin öncelikle burjuva devrimlerini ele alalım. Feodalizmin gereksizliğini kavrayan burjuvazi, Eski Düzeni (Ancien Régime) kaldırmak için önce taraftar toplamıştı. Ve nitekim burjuvazi, feodalizmin çelişkilerini ortadan kaldırarak kapitalizmi ve modern devletleri mevcut duruma getirebilmişti. İşte proletarya da bu modern devletleri ve kapitalizmi, bir zorunluluk olarak, aynı teknikle ortadan kaldıracaktır.

Romantik Sosyalizmin ve Statükoculuğun Eleştirisi

Ama nicelden nitele sıçrayış yasası sadece bu konudan bahsetmez. Aslında bu yasa romantik sosyalizmi ve küçük burjuva devlet sosyalizmini rafa kaldıran bir yasadır. Çünkü ne feodalizm ne kapitalizm sonsuz sayıda çelişkiye (romantik bakış) veya mutlak düzene (statükocu bakış) sahiptir. Bu sistemler özünde çelişkiler barındırır.

Feodalizm kapitalizme göre daha fazla çelişki barındırır. Örneğin feodalizm yirmi konuda, kapitalizm on konuda çelişkiye sahip olsun. Eğer feodalizmdeki bazı çelişkiler ortadan kaldırılırsa o düzen artık feodal olarak nitelendirilemez, sistem gittikçe kapitalizme evrilir. Ve eğer kapitalizmdeki birtakım çelişkiler ortadan kaldırılırsa o düzene artık kapitalizm denemez, sistem gittikçe sosyalizme evrilir. Ve günün sonunda komünizm kaçınılmazdır.

Çelişkilerin Sınırlılığı

Statükocu görüşe bu cevap fazlasıyla yeterlidir, fakat romantik sosyalistler hangi konuda yanılmışlardır? Kapitalizm de tıpkı feodalizm gibi sonsuz sayıda çelişkiye sahip olamaz. Yarım çelişki de nicelden nitele sıçrama yasasına göre imkânsızdır. Çelişkiler tam sayı ve sınırlıdır. Çünkü sonsuz sayıda çelişki demek, sonsuza kadar devrim ve sonsuza kadar süren tek bir sistem demektir.

Sonsuza kadar süren tek bir sistem olsaydı, ne feodalizm ne kapitalizm gerçek olurdu. Ve eğer bu sistemler statükocu görüşlerin varsaydığı gibi kusursuz veya yeterince kusursuz olsaydı, asla değişmezler ve hatta yok olamazlardı. Yani sonsuzdan gelen tek bir sistem yoktur. Sistemlerin çelişkileri azaldıkça başka sistemlere evrilmişlerdir.

Sonuç, Çelişkisiz Yegâne Düzen Olarak Komünizm

Günün sonunda bu sayılı çelişki tamamen ortadan kalkarak sosyalizme, komünizme sebep olacaktır. Yani sonsuza kadar devrim olmayacak, Enternasyonal'de bahsedildiği gibi bu son kavgamız olacaktır. Tarihin sonu, çelişkisiz yegâne düzen olarak komünizm olacaktır.

İbrahim Küçük, 26 Ağustos 2026, Erzurum

Okumaya devam et

Kimin Enternasyonalizmi, Kimin Demokrasisi

Bazı kavramlar vardır ki bu kavramlar hem işçi devletinde hem de burjuva devletinde formal olarak benzer bir biçimde ortaya çıkabilir. Fakat söz konusu bu fikirlerin hangi sınıfa yaradığı göz ardı edilmektedir. Oysaki en önemli mesele de budur.

Enternasyonalizm Örneği

Örneğin küreselleşme de enternasyonalist bir görüştür. Fakat aslında kapitalist pazarın alanını genişletmesini ve iyice emperyalist bir hâl almasını ifade eder. Burjuva devletlerde vuku bulan enternasyonalizm ile işçi devletlerinde vuku bulan enternasyonalizm bu sebeple oldukça farklıdır.

Demokrasi ve Devlet Kapitalizmi Örneği

Bir diğer örnek de demokrasi olabilir. Burjuva demokrasisi kendi sınıfının çıkarını gözetir, buna müteakip işçi demokrasisi de kendi sınıfının çıkarını gözetir. İşte bu sebeple oldukça farklıdırlar.

Veya bir diğer örnek olarak devlet kapitalizmi fikri hem faşist burjuva devletlerde hem de işçi devletlerinde vuku bulabilir. Ama işçi devletinde ortaya çıkan devlet kapitalizmi ve burjuva faşist devletlerde ortaya çıkan devlet kapitalizmi çok farklıdır. Lenin, devlet kapitalizmi, sosyalizmin bekleme odasıdır derken bu fikrin işçi devletinde sonsuza kadar devamını telkin etmez. Bu, sadece bir aşamadan ibarettir. Hâlbuki burjuva faşist devletlerdeyse bu sistem sonsuza kadar sürdürülmek istenir.

Ve yine burjuva faşist devletindeki ekonomik müdahaleler burjuvaziyi zenginleştirmeye odaklanırken, işçi devletindeki devlet kapitalizmi eşitsizlikleri kaldırmayı amaçlar.

Diktatörlük ve Sınıfsız Toplum Örneği

Benzer bir örnek olarak diktatörlük verilebilir. Faşist burjuva diktatörlük kendi diktatörlüğünü sonsuza kadar sürdürmeyi amaçlarken, proletarya diktatörlüğünü yine proleterler yıkacak ve sınıfsız toplumu ihya edeceklerdir.

Buna müteakip sınıfsız toplum kavramı da değişkenlik göstermektedir. Faşistler ve burjuvalar sınıfsal farklılıkları saklayıp, siyaseti milliyetçilik gibi sapkın ideolojilere hapsederler. Yani sınıf çatışmasını reddederler. Hâlbuki sosyalistler sınıfsız bir dünya hayal etse dahi bu gerçekliği saklayarak insanları uyutmazlar, bilakis onları sınıf mücadelesine davet ederek uyandırırlar.

Korporatizm Örneği

Yine benzer bir örnek olarak korporatizm verilebilir. Bu ifade Lenin'de sendikalist hareketlere atfen kullanılmış ve yatay, hiyerarşik olmayan bir örgütlenme kastedilmiştir. Hâlbuki faşist burjuva devletlerde ortaya çıkan korporatizm emek sömürüsüne ve dikey örgütlenmeye dayanmaktadır. Yani faşistlerin ve burjuvaların kastettiği korporatizm, tekelci kapitalizmden başka bir şey değildir.

Sosyal Demokrasi Örneği

Ve yine sosyal demokrasi kavramı bile özünde devrimcilere aittir. Fakat İkinci Enternasyonal'in hain kanadı bu kavramı çarpıtarak bizim geleneğimizi çalmıştır. Hatta Lenin, bolşeviklerin resmî ideolojisini açıklarken buna devrimci sosyal demokrasi demiştir.

Sonuç, İçeriğe Odaklanmak

Öyleyse kavramların yalnızca kabuğuna değil, içeriğine de odaklanmalıyız. Proletaryaya ait olmayan veya saptırılmış hiçbir fikir desteklenemez, desteklenmemelidir. Bizim literatürümüz hâlihazırda oldukça kapsamlıdır. O yüzden sol, burjuva veya faşist ağzıyla konuşanların izinden gitmemelidir.

İbrahim Küçük, 24 Ağustos 2026, Erzurum

Okumaya devam et

Egoizm Aslında Devrimi Meşrulaştırır

Devrim, mevcut statükodan kesin bir kopuşu ifade eder. Fakat bu devrimin nasıl gerçekleşeceği, hatta devrimin kendisinin ne anlama geldiği konusunda toplumsal bilgi düzeyi oldukça sınırlıdır. Mevcut ezen düzeni doğal bir olgu olarak sunanlar, bu meşrulaştırma çabasında egoizm kavramını bir kalkan olarak kullanmaktadır.

Egoizm Kavramının Yeniden Tanımlanması

Öncelikle belirtilmelidir ki egoizm, yaygın kanının aksine büyük balık küçük balığı yer ilkesiyle özdeş değildir. Egoizm, öznenin her koşulda kendi çıkarını gözetmesi anlamına gelir. Bu özne, kimi zaman düşünüldüğü gibi yalnızca burjuvazi veya militarist yandaşlar olmakla sınırlı değildir. Devrimci sosyalist halk kitleleri de aynı ilkenin öznesi olabilir.

Ayrıca kendi çıkarını koruma ilkesinin bilimsel bir önerme olmadığı da vurgulanmalıdır. Zira bu ilke yanlışlanabilir nitelikte değildir. Aynı olay karşısında bir kişi hem iyi hem de kötü bir tutumu egoizm zemininde meşrulaştırabilir. Örneğin bir kişi kötülük yaparak kendi iktidarını koruyabileceği gibi, iyilik yaparak halkperver bir kimlik inşa etmek suretiyle toplumsal kabul de elde edebilir. Her iki durum da özne açısından kârlı bir sonuç doğurur.

Güç İlişkileri Bağlamında Proletaryanın Konumu

Bu meseleyi güç ilişkileri üzerinden değerlendirmek gerekir. Kuşkusuz en kalabalık ve en yüksek potansiyele sahip toplumsal sınıf proletaryadır. Proletarya tutarlı biçimde egoist bir tavır benimseseydi, proleter devrim zaten kaçınılmaz bir sonuç olurdu. Burjuvaziyle ya da militarist yandaşlarla uzlaşmayı reddetmek de bu egoist tutumun doğal bir uzantısı olurdu.

Proletaryanın egoist bir perspektiften şu sonuca ulaşması beklenir. Gücü elinde bulunduran burjuvazi ve militarist kesimler, kendi çıkarları gereği bu gücü kendi istekleriyle paylaşmayacak, dolayısıyla komünizme giden yolu engellemeye çalışacaktır. Bu durumda egoist bir proletarya, kendi çıkarını önceleyen bir mantıkla, bu kesimleri etkisiz kılmak zorunda kalır. Bu çıkarım, egoizmin aslında proletarya diktatörlüğü için meşru bir zemin oluşturduğunu göstermektedir.

Sonuç, Karşılıklı Bağımlılığın Asimetrisi

Bu noktada şu ayrım önemlidir. Patronların işçilere olan ihtiyacı yapısaldır. Ancak işçiler açısından patronlar yalnızca bir asalak konumundadır. Burjuvazi işçilerden vazgeçemez. Çünkü zenginleşme süreci başkalarının emeğinin sömürülmesine dayanır. Buna karşılık işçilerin burjuvaziden vazgeçmesi, yani bu kesimi etkisiz kılması, kendi çıkarları açısından tümüyle kârlı bir eylem olarak değerlendirilebilir.

İbrahim Küçük, 28 Mayıs 2026, Ankara

Okumaya devam et

Alan Bırakmayan Statüko, Terörü Besler

Bu konuyu Fransız İhtilali dönemine değinmeden ele almak eksik kalacaktır. Fransız İhtilali (1789) ve ardından Jakobenlerin iktidarı (1794-95) döneminde Terör olarak adlandırılan süreç yaşanmıştır. Bu sürecin yaklaşık bir yıl gibi kısa bir zaman diliminde son bulmasının sebebi oldukça açıktır. Jakobenler, kendilerini iktidara taşıyan sans culottes ve enragés gibi kitleleri zamanla dışlamıştır.

Bunun temelinde, sürecin nihayetinde burjuva karakterli bir devrim olması ve proto sosyalist unsurlar taşıyan bu kitlelerin sürekli desteğinin beklenemeyecek olması yatmaktadır. Jakobenlerin kendi toplumsal tabanını dışlayarak savunmasız kalması, aristokrasi yanlısı burjuva kesimlere cesaret vermiştir. Dolayısıyla Jakoben terörü, örgütsüzlükten değil, daha isabetli bir ifadeyle yanlış bir örgütlenme biçiminden dolayı yenilgiye uğramıştır.

Marx ve Engels'in Değerlendirmeleri

Benzer meseleleri Marx ve Engels de ele alma fırsatı bulmuştur. Marx, 1848 Devrimi'nin başarısız olmasını, tek doğru seçenek özgürlük mücadelesini sürdürmekken burjuvazinin aristokrasiyle uzlaşmayı tercih etmesine bağlar. Engels ise Otorite Üzerine adlı eserinde anarşistlere yönelttiği eleştiride Paris Komünü'nü örnek göstererek, silahlı direniş olmasaydı komünün bir gün bile ayakta kalamayacağını belirtir ve devrimi doğası gereği mücadeleci, karşı koyucu bir süreç olarak tanımlar.

PKK Örneği, Dışlayıcı Stratejinin Sonuçları

Günümüze gelindiğinde, PKK ve benzeri örgütlerin tarihten yeterince ders çıkaramadığı görülmektedir. PKK, özellikle muhafazakâr Kürt kesimleri dışlayan bir tutum benimsemiştir. Amaç bağımsız bir Kürdistan ulus devleti kurmaksa, bu dışlayıcı yaklaşım stratejik açıdan isabetsizdir. Zira statüko bu boşluğa karşılık verecek iradeyi bulmuş ve PKK'yi büyük ölçüde geriletmiştir.

Devlet, Kürtçe mitingleri ve yayınları serbest bırakarak, hatta Kürtçe yayın yapan bir kanal açarak muhafazakâr Kürt kesimlere dolaylı bir güvence sunmuş, sınırlı tavizlerle bu kesimi kendi yanına çekmeyi başarmıştır. PKK'nin dinî hassasiyetleri dışlaması stratejik bir hata olurken, devletin dışlanan kesimi kısmi demokratik haklarla yatıştırması etkili bir karşı hamle olarak öne çıkmıştır. Bu süreç PKK'yi zamanla savunmadığı söylemlere, örneğin Osmanlı'yı öven bir söyleme, yönelmek zorunda bırakmıştır.

IŞİD Örneği, Denge Aracı Olarak Terör

Bir diğer örnek IŞİD'dir. IŞİD, doğrudan geniş bir kitle desteği elde etme amacı gütmekten ziyade, bir denge aracı işlevi görmektedir. Amerika'nın PKK karşısında zaman zaman desteklediği bir oluşum olan IŞİD, bu destek azaldığında Suriye Demokratik Güçleri'ne kaymaktadır. Bu dinamik, PKK ile SDG'nin birleşmesini engellemeye yönelik bir işlev de görmektedir.

Buna rağmen, tekfirci bir anlayışla önemli sayıda taraftar toplamayı başardığı kabul edilmelidir. Bu başarının temelinde devletlerin yapısal beceriksizliği yatmaktadır. Ekonomik ve hukuki alanlarda etkili politikalar üretemeyen devletler, kaçınılmaz bir muhalefet ve tatminsizlik ortamı doğurur. IŞİD bu tatminsizliği dinsizlik söylemine bağlayarak, din söylemini aslında maddi bir refah vaadiyle doldurur.

Sonuç, Demokratikleşme ile Terörizm Arasındaki İlişki

Sonuç olarak, statükonun ve devletin muhalefet için demokratik alan tesis etmek yerine bu alanları kapatması, toplumsal kesimleri terörizme yönelmeye itmektedir. Direniş için başka hiçbir meşru alan bırakılmadığında, geriye kalan tek seçenek terörizm olmaktadır.

İbrahim Küçük, 26 Mayıs 2026, Ankara

Okumaya devam et

Luxemburg'un Polonya Hatası

Bu konuda Rosa Luxemburg'u eleştirmek ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Fakat dikkatli bir değerlendirme, Luxemburg'un bu meselede yanıldığını göstermektedir.

Polonya toprakları tarihsel olarak Rus İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Prusya arasında paylaşılmıştı. Bu paylaşım açık bir işgal niteliği taşımaktaydı. Bu işgali tanımayan iki devletten birinin Osmanlı İmparatorluğu olduğu genel kültür açısından da not edilmesi gereken bir husustur.

Self Determinasyon Fikrinin Yükselişi ve Ermenistan Örneği

Bu olayın üzerinden geçen yıllar içinde self determinasyon fikri giderek güç kazanmış, çeşitli imparatorluklar dağılırken yerlerine yeni ulus devletler kurulmuştur. Ermenistan da bu süreç içinde ortaya çıkmış bir devlettir. Rosa Luxemburg'un bu konudaki görüşü, dönemin Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin yazılarında açıkça görülür. Luxemburg, Ermenistan'ın ayrı bir ulus devlet olarak kurulmasını desteklemiştir.

Polonya Meselesinde Farklı Bir Tutum

Ne var ki Luxemburg aynı yaklaşımı Polonya için benimsememiştir. Bunun sebebi, Rusya ve Almanya üzerindeki sol hegemonyanın farkında olması ve sosyalist bir Almanya ile sosyalist bir Rusya'dan bağımsız, henüz sosyalist olmayan bir Polonya fikrine karşı çekimser kalmasıdır. Bu tutum, sol komünistler arasında da benimsenen önce enternasyonalizm ilkesiyle örtüşmektedir.

Tutumun Zaman İçinde Ortaya Çıkardığı Sorunlar

Zamanla bu yaklaşım çeşitli sorunlara yol açmıştır. Zira sosyalist bir Almanya kurulamamış, bu nedenle Polonya sosyalist olmayan bir Almanya yönetimi altında sömürülmeye devam etmiştir. Bu da Luxemburg'un self determinasyonu belirli bir siyasi ön koşula bağlamasının sorunlu olduğunu göstermektedir.

Benzer bir mantık uygulansaydı, sosyalist bir Türkiye henüz mevcut değilken dahi, gelecekte sosyalist olacağı varsayımıyla Ermenistan'ın ayrılmasına karşı çıkılabilir miydi? Bu sorunun cevabı, ilkenin tutarsızlığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak Luxemburg, Almanya'nın sosyalistleşeceği öngörüsünde yanılmış, Rusya meselesinde ise Lenin'le girdiği tartışmayı kaybetmiştir.

Self Determinasyonun Koşulsuz Niteliği

Türkiye'nin Ermenistan üzerinde tahakküm kurma girişimi ne denli faşizan bir tutumsa, Polonya'nın kendi kaderini tayin hakkının elinden alınması da benzer biçimde faşizan bir tutumdur.

Almanya'nın sosyalistleşmeyi başardığı bir senaryoda dahi Luxemburg'un tutumu isabetli sayılamazdı. Ayrılan Polonya'nın faşist bir yönetime sahip olma ihtimali bulunsa bile, mesele doğrudan self determinasyon ilkesiyse, Polonya'nın kendi ulus devletine kavuşamaması hem adaletsiz hem de ilkesel açıdan çelişkili bir sonuç doğururdu.

Sonuç, Bağımsızlık Sonrası Sosyalist Mücadele

Polonya'nın bağımsızlık sonrasında faşist veya kapitalist bir yönetimin eline geçmesi ihtimali, diğer sosyalist devletlerin dayanışmasıyla iktidarın sosyalistler tarafından kazanılmasını gerekli kılan bir durum olarak değerlendirilmelidir. Bu süreçte devletin, Polonyalılar tarafından sosyalist bir dünya görüşü çerçevesinde yönetilmesi hedeflenmelidir.

İbrahim Küçük, 10 Şubat 2026, Aydın

Okumaya devam et

Seçkincilik Neden Sola Aykırıdır

Bu konu sıklıkla çarpıtılarak ele alınan bir meseledir. Meritokrasi ve teknokrasi gibi kavramlar, kapitalist çevrelerce, burjuva demokrasisi aracılığıyla ele geçiremedikleri konumları farklı bir söylemle işgal edebilmek amacıyla öne sürülmüştür.

Seçkinci ideolojiler, sol tarafından ilkesel olarak reddedilmelidir. Zira bu ideolojiler hem mantıksal hem de değersel düzeyde ciddi sorunlar barındırır. Bu sistemlerde seçkinleri kim belirleyecektir? Devrimci bilinçten yoksun bırakılmış geniş halk kitleleri mi, belirli bir zümre mi, yoksa burjuva entelijansiyası mı?

Komünist Düzende Demokrasi Eleştirisinin Yeniden Değerlendirilmesi

Bu tür sistemler, halkı gerçek anlamda siyasete dahil eden yapılar değildir. Yalnızca böyleymiş gibi bir görüntü sunarlar. Komünist düzenlerde demokrasinin bulunmadığı, dolayısıyla halkın iktidarının söz konusu olmadığı sıklıkla ileri sürülür.

Bu iddianın dayanağı, komünist düzenlerin kapitalist, liberal görünümlü burjuva ve faşist partilerin iktidara gelmesine izin vermemesidir. Ancak burada sorulması gereken soru şudur. Mevcut burjuva demokrasileri içinde, demokratik yöntemlerle komünal bir düzene geçiş mümkün müdür? Bu sorunun cevabı olumsuzdur. Çünkü demokrasi kavramı, tanımı gereği mevcut sistemin sürekliliğini korumakla yükümlüdür.

İki Demokrasi Biçimi Arasındaki Yapısal Benzerlik

Bu çerçevede, sosyalist komünist bir devlette tesis edilen demokrasinin de mevcut siyasal düzeni koruması doğal bir sonuçtur. Dolayısıyla en radikal komünist devletteki demokrasi biçimi dahi, işlevsel olarak burjuva demokrasisiyle belirli bir yapısal benzerlik taşır.

Sonuç olarak, burjuva demokrasisinin hâkim olduğu topraklarda komünist düzenin demokratik yollarla tesis edilememesi gibi, sosyalist düzende de kapitalist veya faşist partilerin iktidara gelmesine izin verilmez. İki demokrasi biçimi de demokrasi olarak nitelendirilebilir. Ancak her biri farklı bir düzeni koruma işlevi görür.

Demokrasinin Sosyalist Düzendeki Konumu

Demokrasi, sosyalist komünist bir devletin nihai amacı değildir. Ancak sapkın bir yöntem olarak da görülemez, bu bir tercih meselesidir. Yine de bir devletin kendisini sosyalist olarak tanımlayabilmesi için burjuva demokrasisini örnek almaması gerekir.

Bu ayrımı belirleyen temel kriter, seçkinci bir yapıdan kaçınmaktır. Seçkinci nitelik taşıyan her ideoloji, esasen burjuva karakterlidir. Kendilerini seçkin olarak tanımlayan ayrıcalıklı çevrelerin bu sıfatla gerçek bir ilişkisi bulunmaz.

Seçkinlik Kavramının Yeniden Tanımlanması

Bu bağlamda gerçek seçkinlik, devrimci bilinç ve ilkeli bir duruşla ölçülmelidir. Yurt dışındaki prestijli eğitim kurumlarında öğrenim görmüş olmak, seçkinliğin bir göstergesi değildir. Bu, çoğunlukla sınıfsal ayrıcalığın bir yansımasıdır.

Bu çerçevede kendini teknokrat, meritokrat veya aristokrat olarak tanımlayan kesimler de halk çıkarlarıyla çelişen bir konumdadır. Mevcut düzenin sahipleri olarak bu kesimlerin iktidarı gönüllü biçimde bırakması beklenemez. Dolayısıyla bu kesimlere hak etmedikleri bir siyasal alan tanınmasının gerekçesi yoktur.

İbrahim Küçük, 4 Şubat 2026, Aydın

Okumaya devam et

İki İktisatçı, Tek Varsayım Sorunu

Politik iktisadın eleştirisi denince akla ilk olarak Marx'ın Das Kapital'i gelir. Fakat bu durum, Marx'ın politik iktisat ekolüne mensup olmadığı anlamına gelmez. Hatta günümüzde politik iktisat denildiğinde çoğunlukla akla yalnızca Marx gelmektedir. Buna karşın David Ricardo ve Adam Smith gibi isimler, politik iktisadın siyasi boyutuyla daha az anılır.

Bu yazıda ele alınmak istenen konu, Marx dışındaki politik iktisat geleneğinin nasıl bir çatışma alanı oluşturduğudur. Marx'ı bu eleştirilerin dışında tutmak gerekir. Zira onun politik tabanı kapitalizm değil komünizmdir.

Say ve Keynes, Klasik İktisat ve Eleştirisi

Bu yazıda klasik iktisat ve bu geleneğe yönelik eleştiriler, Say ve Keynes örneği üzerinden ele alınacaktır. Say, klasik iktisadın önemli temsilcilerinden biriyken, Keynes bu geleneğe eleştirel yaklaşan isimlerden biridir. Nitekim Keynes'in düşüncesinde Sovyet deneyiminin ve özellikle Marx'ın etkisi görülür. Bu etkiler, onu laissez faire anlayışından uzaklaştıran önemli unsurlardır.

Say Yasası olarak bilinen ekonomik varsayıma göre bir malın fazlalığı, başka bir malın kıtlığıyla ilişkilidir. Arz talep çerçevesinden bakıldığında bir malın ucuzluğu, başka bir malın pahalılığından kaynaklanır.

Say Yasasının Mantığı, Sayısal Bir Örnek

Say, tüm paranın tüketime yönlendirildiğini varsaymıştır. Bu varsayım altında, bir malın arzının fazlalaşması, zorunlu olarak başka bir malın azlığı biçiminde karşımıza çıkar. Çünkü eldeki paranın alım gücünün sabit kaldığı ve tamamının tüketime gittiği kabul edilmektedir.

Örneğin 100 kalem ve 100 kâğıt üreten, her birinin değerinin 1 birim olduğu bir fabrika düşünülebilir. Bu durumda toplam tüketim 200 birimdir. Gün sonunda bu para yeniden sermaye sahibinin elinde toplandığında, sermaye sahibi 150 kalem üretmeyi tercih ederse elinde yalnızca 50 birimlik kâğıt üretimine yetecek sermaye kalır.

Keynes'in Eleştirisi, Yatırımın Rolü

Bu noktada doğal olarak akla şu soru gelir. Fabrikalar bu modelde nasıl büyüyebilir? Cevap yatırımdır. Keynes, Say'ı tam da bu noktadan hareketle eleştirir ve tüm paranın tüketime gideceği varsayımını sorgular.

Yine aynı örnek üzerinden ilerlemek gerekirse, 100 kalem ve 100 kâğıt üreten, her birim için 1 birim kazanç sağlayan bir fabrika düşünelim. Toplam tüketim yine 200 birimdir. Fabrika gün sonunda elde ettiği bu paranın 50 birimini yatırıma ayırıp 75 birimini kalem, 75 birimini kâğıt üretimine harcarsa, tüketim 150 birime düşer.

Ancak 50 birimlik yatırım, örneğin bir makine yatırımı, gün sonunda 100 birimlik bir üretim artışına yol açar. Fabrika, elde ettiği 150 birimin yine 50 birimini yatırıma ayırıp 100 birimlik üretim artışını piyasaya sürerse, toplam tüketim yeniden 200 birime ulaşır, üstelik hâlâ 50 birimlik bir yatırım söz konusudur. Sonuç olarak Keynes'in de belirttiği gibi, yatırım unsuru hesaba katıldığında bir malın bolluğu başka bir malın kıtlığı anlamına gelmez.

İki Yaklaşımın Ortak Sınırlılığı

Peki Keynes tümüyle haklı mıdır? Bu soruya kesin bir evet vermek güçtür. Zira ne malum türünden ifadelerle ekonomik teori inşa etmek, kendi içinde sorunlu bir yöntemdir. Say'ın döneminde yatırımın günümüzdeki kadar merkezi bir önemi olmadığından, onun yatırımsız bir model kurmuş olması anlaşılır bir durumdur.

Fakat Keynes'in kurduğu model de benzer biçimde kısmi varsayımlara dayanmaktadır. Tüketici, gelirinin bir kısmını harcamadan biriktirebilir ve bu durumda fabrika ya yatırımdan ya da üretimden ödün vermek zorunda kalabilir. Keynes, tüm paranın tüketime gideceğini iddia etmese de harcanacağını varsayar. Bu varsayım da Say'ın varsayımı gibi eksiktir. Marx ise kendi ekonomik ve politik teorisini kurarak bu tartışma zeminini büyük ölçüde terk etmiştir.

İbrahim Küçük, 26 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Sosyalizm ile Komünizm Ayrılmaz

Bu yazıda tanımlar üzerinde ayrıntılı biçimde durulmayacaktır. Kabul edilmelidir ki komünizm ve sosyalizm farklı sistemler değil, tek bir sistemin farklı aşamalarına karşılık gelen kavramlardır. Kısaca sosyalizm, kapitalizmden komünizme geçiş sürecindeki ara düzeni ifade eden genel bir terimdir.

Bu yazıda tanım tartışmasına girilmemesinin sebebi, meselenin asıl odağının farklı olmasıdır. Amaç, sosyalizm ile komünizmi birbirinden ayırmaya çalışan yaklaşımların bu iki kavramın aslında bölünmez bir bütün oluşturduğunu göstermektir.

Sosyalist ve Komünist Düzen Arasındaki Görünür Farklar

Sosyalist bir devlette iktidar biçimi proletarya diktatörlüğüdür. Komünizmde ise devlet doğrudan ortadan kalkar. Sosyalist bir devlette herkes emeğinin karşılığını alırken, komünist bir düzende herkes ihtiyacı kadarını alır. Sosyalist bir devlette yalnızca üretim kolektifken, komünist düzende hem üretim hem tüketim kolektiftir.

Sayılan bu farklar, iki düzenin birbirinden bağımsız sistemler olduğu anlamına gelmez. Zira komünizm, proletarya diktatörlüğünün bizatihi tarihsel sonucudur.

Emeğin Karşılığı ile İhtiyacın Karşılanması Arasındaki İlişki

Sosyalist devlette geçerli olan emeğin karşılığını alma ilkesi, komünist düzendeki ihtiyaç kadar alma fikrinin henüz gelişmemiş bir biçimidir. Zira emeğin karşılığını almak, kişinin zor durumlarında tek başına yeterli olmayabilir. Komünist ve devletsiz bir düzende ise ihtiyaç, karşılıksız biçimde temin edilir.

Örneğin sosyalist bir devlette birey bir ameliyat için önceden para biriktirmek durumundadır. Komünist bir düzende ise ihtiyaç anında karşılanır ve karşılığında yalnızca karşılıksız bir emek beklenir, tıpkı doktorun ameliyatı gerçekleştirmesi gibi. Herkes işini herhangi bir karşılık beklentisi olmaksızın yerine getirir.

Üretim Tüketim Ayrımının Geçiş Aşamasındaki Kökeni

Sosyalist devlette üretimin kolektif olup tüketimin kolektif olmaması, bu düzenin bir geçiş aşaması olmasından kaynaklanır. Üretimin kolektif, tüketimin bireysel kalması aslında kapitalist bir mirastır. Bu yapı kapitalizmde de mevcuttur, sosyalizme özgü bir özellik değildir. Komünizmde ise Marx'ın özgürlük, ihtiyaçların farkına varılmasıdır ilkesi tam anlamıyla hayata geçtiği için tüketim de kolektifleşir ve kapitalizme dair hiçbir unsur kalmaz.

Komünizmin Sosyalizmin Nihai Amacı Olarak Konumu

Bu çerçevede komünizm, kelimenin tam anlamıyla yüzde yüz sosyalizm olarak tanımlanabilir. Sosyalizm ile komünizmi birbirinden ayırmaya çalışanların savunduğu sözde sosyalizm ise, sosyalist bir amaç taşımadığı için gerçek anlamda sosyalizm sayılamaz. Nitekim faşist devletlerdeki sözde sosyalizm uygulamaları, tarihsel olarak tekelci bir burjuva devlet kapitalizmi biçiminde tezahür etmiştir.

Sonuç olarak komünizm, sosyalizmin nihai amacıdır. Komünist olmayan bir sosyalist, gerçek anlamda sosyalist sayılamaz. Sosyalist olmayan bir komünist ise kendi içinde çelişkili bir konum oluşturur. Bu iki kavram, tarihsel olarak birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil eder.

Sonuç, Ayrıştırma Girişiminin İdeolojik Amacı

Sosyalizm ile komünizmi birbirinden ayırmaya çalışan faşist ve sözde solcu yaklaşımların temel amacı, kendi sağ görüşlerini sosyalizme eklemleyebilmektir. Bu nedenle sosyalizmi komünizmden koparmayı hedeflerler. Oysa sosyalizm hümanist, enternasyonal ve eşitlikçi bir görüştür. Self determinasyon ilkesini savunmaktan da geri durmaz.

Nitekim Hitler'in kendi ifadesiyle dahi, sosyalizmin enternasyonal bir görüş olduğu, nasyonal sosyalizmin ise adından anlaşılacağı üzere ulusalcı bir nitelik taşıdığı görülmektedir. Bu bakımdan kendisini milliyetçi sosyalist olarak tanımlayanlar da, diğer milliyetçi fraksiyonların mensupları gibi faşist bir konumda yer alır.

İbrahim Küçük, 18 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Amerika Değil, Asıl Mesele Kürdistan

Ülkemizdeki sağcı kesimin ikiyüzlülüğü ve gösteri niteliğindeki vatanseverliği gün geçtikçe belirginleşmektedir. Altıncı Filo Olayları döneminde Amerika'nın eylemlerine alenen destek verenler, günümüzde (yalandan da olsa) Amerika'ya karşı bir cephe almaktadır. Bu değişimin başlıca sebebi, ülkedeki sorunların derinleşmesidir.

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta açıkça İsrail'i ve siyonizmi destekleyen bu kesim, bugün karşıt görüşleri siyonist ilan etmektedir. Oysa aynı kesim, kısa süre önce Filistin toprak sattı türünden kara propagandaların en hararetli savunucularıydı. Bu ani Filistinci tutum değişikliğinin ardındaki motivasyon sorgulanmalıdır.

Kürt Meselesinin Sağ Söylemdeki Yönlendirici Etkisi

Bahsedilen değişimin temelinde, ülkedeki belirli sorunların, özellikle Kürt hareketinin görünürlüğünün artması, yatmaktadır. Bu gelişme, sağ kesimi hızla sözde Amerika ve İsrail karşıtı bir cepheye itmiştir. Öyle ki din karşıtı kesimler dahi bu süreçte Arapçı bir tutuma yönelmiştir.

Oysa İslamcı kesimi Araplıkla itham edenlerin bu iki grup arasındaki tek ortak paydası İslam'dı. Yani kendilerini Arapçı olarak nitelendirenler kelimenin gerçek anlamında Arapçı değildi, yalnızca söylem düzeyinde bir tutum sergiliyorlardı. Bugün ise aynı kesim, Kürt halkına yönelik baskı uygulayan Arap milliyetçi rejimlerin açık destekçisi konumundadır.

Amerika ve İsrail Karşıtlığının Gerçek Motivasyonu

Bu kesime sonradan atfedilen Amerika ve İsrail düşmanlığı, bir bakıma kültürel bir refleks olarak da okunabilir. Saddam Hüseyin gibi Arap milliyetçi liderlerin Türk sağı tarafından benimsenmesinin temel sebebi, açıkça Kürt karşıtlığıdır. Bu karşıtlık, seküler ve sözde dindar Türk sağını, kelimenin gerçek anlamıyla, Arap milliyetçiliğine yaklaştıran asıl unsurdur.

Bu cenah, Kürdistan'ın bir Amerikan projesi olduğuna kendini inandırarak bu konuda yanılgıya düşmektedir. Nitekim Abdullah Öcalan'ın yakalanma sürecinde önemli rol oynayan CIA, o dönemde Türk hükümetiyle oldukça yakın ilişkiler içindeydi. Bugün değişen tek unsur, jeopolitik dinamiklerdir.

Bir Mantık Hatası Olarak Amerika Güdümlülüğü Tezi

Bu inanışın tutarsızlığı şuradan kaynaklanır. Mevcut Kürt hareketinin Amerika ve İsrail güdümünde olduğu varsayılsa dahi, Türklerin bu güdümden bağımsız bir Kürt hareketi başlatması, meseleyi ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü asıl mesele Amerika ya da İsrail değil, doğrudan Kürtler ve Kürdistan'dır. Dolayısıyla bu sözde anti emperyalist söylem, temelsiz bir zemine dayanmaktadır.

Kürt Meselesinin Çözümünde Türkiye'nin Konumu

Eğer asıl mesele gerçekten Amerika ve İsrail olsaydı, Kürdistan meselesini savunan taraf Türkler olurdu. Kürdistan'ın Türkiye'den özgür irade, kardeşlik ve sosyalist ilkeler temelinde ayrılmaması hâlinde, bu ayrılığın emperyalist güçler eliyle ve daha yıkıcı biçimde gerçekleşmesi ihtimali güçlenmektedir.

Aynı şekilde, Kürt ve Kürdistan karşıtlığının sürmesi hâlinde nihai kazanan Amerika ve İsrail olacaktır. Çünkü Kürdistan'ın Türkiye'ye düşman bir konumda ayrılması, Türkiye açısından geri döndürülemez sonuçlar doğuracaktır. Bu senaryoda Türkiye, Çin Rusya bloğuna daha fazla yaklaşacak ve demokratik kurumları zayıflayacaktır.

Sonuç, Kürt Haklarının Hak Olarak Tanınması

Amerika'nın müttefikliğinin Kürtler tarafından Türkler yerine tercih edilmesi, Türkiye açısından ciddi bir kayıp anlamına gelecektir. Bu durumda kardeşlik değil, karşılıklı bir husumet ilişkisinin hâkim olması riski doğar. İktidarın Abdullah Öcalan ile uzlaşma arayışının arkasındaki motivasyon da bu çerçevede okunmalıdır, hem Kürt taleplerini sınırlı tutmak hem de büyük bir kopuşu önlemek.

Bu uzlaşma süreci nihayetinde Türkiye eliyle bir Kürdistan'ın kurulmasına varsa dahi, bunun bir taviz olarak sunulması isabetsizdir. Zira söz konusu olan bir haktır, bir bağıştan ibaret değildir. Bu noktada Kürtlerin dikkatli olması ve yürüttükleri mücadelenin bir hak mücadelesi olduğunu vurgulamaktan geri durmaması gerekmektedir.

İbrahim Küçük, 14 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Öfkeyi Sınıf Bilincine Çevirmek

Lümpen proletaryayı eğitme görüşünü doğrudan Marksizme atfetmek isabetli olmaz. Zira Marx, lümpen proletaryayı işlevsiz ve umutsuz bir kesim olarak değerlendirir. Bu değerlendirmeye göre onları eğitip bilinçli hâle getirmenin ne gerekliliği ne de imkânı vardır.

Bu tür bir eğitim anlayışı Leninist gelenekte kısmen bulunabilir, ancak burada kastedilen anlamda değil. Zira Leninist gelenekteki eylem saf bir avangardizmdir, yani öncülük etme amacı taşır. Bu konuda Gramsci'nin hegemonya kavramını daha tutarlı bulduğumu belirtmek gerekir. Gramsci'deki eylem yalnızca avangart olmakla yetinmez, halkı bu davaya kazandırmayı hedefler. Yine de Gramsci de spesifik olarak lümpen proletaryayı eğitmekten söz etmez.

Marx'ın Umutsuzluk Tezinin Değerlendirilmesi

Öncelikle sorunun kaynağına bakmak gerekir. Marx neden lümpen proletaryayı umutsuz bir vaka olarak görür? Çünkü bu kesim hâlihazırda güçsüz, örgütsüz, sınıf bilincinden ve hatta sınıf kininden yoksun bir kitledir. Böyle bir kitleyi eğitmek mümkün müdür? Kaldı ki Marx'ın teorisinde proletaryanın yeni üyelere ihtiyacı yoktur. Hâlihazırda devrimci olan kitle yeterli görülür.

Bu noktada Marx'ın haklı olduğu bir yön vardır, bu kitleyi eğitmek gerçekten güç görünmektedir. Çünkü söz konusu kişiler bir bakıma uyuşturulmuş durumdadır ve uyuşturulmuş kişileri eğitebilmek için önce onları uyandırmak gerekir. Ayrıca devrim için gerçekten bu kitleye ihtiyaç duyulup duyulmadığı da sorgulanmalıdır. Eğer ihtiyaç yoksa, bu kesim zaten tarihsel süreç içinde evrilerek ortadan kalkmayacak mıdır?

Sınıf Bilincinin Eşitsiz Dağılımı

Meseleye bir de şu açıdan bakmak gerekir. Kaçımız Marksist bir çevrede yetiştik? Kaçımıza küçük yaştan itibaren sınıf bilinci aşılandı? Kaçımız daha çocuk yaşta statükoya karşı çıktı? Neredeyse hiçbirimiz. Hatta bu tür çevrelerde yetişenlerin dahi zamanla sönümlenip demokratlaştığı görülmektedir, mevcut sol partilerin ana kadrolarından söz ediyoruz. Bunlardan kaçı bugün kendisini devrimci olarak tanımlayabilir?

Dünyaya eşit koşullarda gelmediğimiz gibi (ki eşit gelmemiz gerekirken) eşit sosyalist çevrelere de sahip değiliz. Eşit çevrelere sahip olmamak bir yana, birçoğumuz böyle bir çevreye hiç sahip olamamıştır.

Eşitlikçi Sorumluluk Olarak Eğitim

Lümpen proletarya içinde bu konumdan kurtulmak isteyen bireyler bulunabilir. Bu kişileri kurtarmamak, eşitlik anlayışımızla çelişir. Zira toplumcu bir bakış açısı benimsesek de toplumun bireylerden oluştuğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu nedenle kendini Marksist olarak tanımlayan her bireye, bu davaya yeni katılımcılar kazandırma sorumluluğu düşmektedir.

Öfkenin Sınıf Bilincine Dönüştürülmesi

Bir diğer önemli husus, bu kesimin taşıdığı potansiyelin yeterince fark edilememesidir. Milliyetçilik, liberalizm, faşizm ve kapitalizm gibi ideolojilere kayan gençlerin içindeki öfke çoğunlukla gözden kaçırılmaktadır. Bu öfke sınıf kinine dönüştürülebilirse elde edilebilecek kazanımların farkına varılamamaktadır.

Söz konusu ideolojiler tarafından yönlendirilen gençlere, nasıl yönlendirildikleri anlatılarak onların eski konumlarına karşı bir farkındalık kazandırılabilir. Unutulmamalıdır ki ezilmişliğin ve kinin farkına varma, yani sınıf bilinci, devrimcinin asıl silahıdır.

Sonuç, Örgütlü Çabanın Gerekliliği

Bu denli öfkeli bir kitleyi değerlendirmemek büyük bir kayıptır. Devrim her hâlükârda vuku bulacaktır önermesi doğru olsa da, bu sürece katkı sunmak gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Tedbiri elden bırakmadan örgütlenmeli, kalabalıklaşmalı ve uzmanlaşmalıyız. Çünkü eylemsiz bir devrim gerçekleşmez. Eylemsizlik hâlinde ortaya çıkabilecek olan, ancak devrime benzer bir görüntüden ibaret kalır.

İbrahim Küçük, 4 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et