Egoist Bir Perspektiften Proleter Devrimin Meşruiyeti: Sınıf Çıkarlarının Radikal Rasyonalizasyonu

Devrim, yerleşik statükonun kurumsal, makroekonomik ve ideolojik yapısından radikal bir kopuşu ve ontolojik bir kırılmayı ifade eder. Ancak bu tarihsel kırılmanın metodolojisi, toplumsal dinamikleri ve bizzat devrim mefhumunun epistemolojik niteliği hususunda kitleler, hegemonik ideolojinin manipülatif dezenformasyonuyla derin bir bilinç sarmalına itilmiştir. Mevcut ezen sınıfların tahakküm mekanizmalarını “biyolojik veya toplumsal doğanın kaçınılmaz bir kanunu” şeklinde rasyonalize eden egemen anlatı, vulgar (kaba) bir egoizm doktrinini sınıfsal çıkarlarına kalkan kılmaktadır.


Egemenlerin İdeolojik İllüzyonu ve Özne Temelli Egoizm Re-Konstrüksiyonu

Peki, egemen elitlerin tahakkümlerini meşrulaştırmak adına sığındıkları bu kavramsal siper, yapısal bir çözümlemeyle ele alındığında ne ölçüde tutarlıdır? Öncelikli olarak ortaya konmalıdır ki yerleşik burjuva ezberlerinin ve sosyal Darwinist spekülasyonların aksine egoizm, “büyük balığın küçük balığı yutması” şeklindeki mekanist aksiyomla sınırlı bir barbarlık paradigması değildir. Felsefi anlamda egoizm, rasyonel öznenin kendi nesnel fayda maksimizasyonunu ve tikel çıkarlarını merkeze alarak eylemlerini bu amaca matuf kurgulamasıdır. Dolayısıyla bu özne, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuvazi veya onun bürokratik-militarize yandaşları olabileceği gibi; pekâlâ tarihsel diyalektiğin kurucu öznesi olan mülksüzleştirilmiş devrimci halk kitlesi de olabilir.


Popper’ın Yanlışlanamazlık İlkesi Ekseninde Çıkarın İdeolojik Esnekliği

Kavramın kuramsal sınırlarını genişlettiğimizde, “kendi çıkarını koruma ve gözetme” önermesinin ampirik veya pozitivist anlamda katı bir bilimsel veri teşkil etmediği aşikârdır; zira Karl Popper’ın metodolojisiyle yaklaşıldığında bu aksiyom, yapısı gereği yanlışlanamaz (falsifiable) bir nitelik barındırır. İnsan, aynı sosyo-politik olgular bütünü içerisinde hem apolitik veya baskıcı bir “negatif” fail olmayı hem de diğergam ve özverili bir “pozitif” aktör olmayı egoist motivasyonlar ekseninde eş zamanlı olarak rasyonalize edebilir.

Örneğin; statüko yanlısı bir aktör, cebir ve şiddet uygulayarak kendi hegemonik iktidar alanını konsolide ederken fayda sağlar; buna mukabil, ezilen kitlelerin safında konumlanan bir diğer aktör “halkperverlik” söylemiyle kendi eylemlerine toplumsal ve ahlaki bir meşruiyet zemini inşa ederek psikolojik/sembolik bir kâr devşirir. Neticede her iki pratik de özne düzeyinde tikel bir fayda maksimizasyonuna tekabül etmektedir.


Radikal Sınıf Çıkarları ve Proletaryanın Potansiyel Hegemonyası

Bununla birlikte, felsefi egoizm tartışmalarında Darwin ve onun natüralist ardıllarının perspektifinden bakıldığında, mevcut tabloyu doğrudan “doğal seçilim” (natural selection) olarak kodlamak mümkün değildir. Bu süreç, salt genlerin biyolojik bir seçimi veya kör bir doğa yasası değil; aksine nesnel durumun dayattığı tarihsel zorunluluğu bilinçli bir iradeyle aşma eylemidir. Özgürlük, tam da bu nesnel zorunluluğun farkına varılması ve onun pratikle dönüştürülmesidir.

Eğer kurulan egemen ideolojik barikat aşılır, egoizm kavramı sığ burjuva ahlakçılığından arındırılır ve proletarya kendi sınıfsal karakterine uygun radikal ve rasyonel bir “kolektif egoizm” tavrı takınırsa, proleter devrim bir olasılık olmaktan çıkıp tarihsel bir zorunluluğa dönüşür. İşçi sınıfının sayısal çoğunluğu, canlı emeği ve tarihsel transformasyon potansiyeli düşünüldüğünde; burjuvaziyle uzlaşmayı kesin bir dille reddetmesi bütünüyle kendi sınıfsal çıkarlarına odaklanmış radikal bir aksiyonun tezahürüdür.


Sınıfsal Uzlaşmazlık ve Proletarya Diktatörlüğünün Kurucu Meşruiyeti

Sınıf bilincine rasyonel düzeyde erişmiş egoist bir proletaryanın, kendi varlık koşullarını korumak adına şu mantıksal çıkarsamayı yapması eşyanın tabiatı gereğidir: “Burjuvazi ve onun organik entelektüeli olan militarist ittifak, hegemonik gücü ve üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde bulunduran yapısal ezenlerdir. Rasyonel ve egoist bir perspektifle yaklaşıldığında, bu asalak sınıfların kendi rızalarıyla mülkiyet ve iktidar tekellerini tasfiye etmelerini, yani sınıfsız topluma giden kanalları açmalarını beklemek tarihsel ve stratejik bir ahmaklıktır.”

Bu nesnel zemin karşısında, kendi sınıfsal emansipasyonunu (kurtuluşunu) hedefleyen egoist proletarya, rasyonel çıkarlarının bir gereği olarak sömürücü egemen sınıfları ve onların aygıtlarını imha etmekle mükelleftir. Bu mantıksal determinizm; egemenlerin bir tahakküm aygıtı olarak kurguladığı egoizm kavramının, aslında proletarya diktatörlüğüne ve kurucu devrimci şiddete nasıl sarsılmaz, rasyonel ve meşru bir teorik zemin hazırladığını açıkça kanıtlamaktadır.


Parazit Burjuvazi ve Sınıfsal Fayda Maksimizasyonu

Tarihsel materyalizmin yalın gerçeği şudur: Sermaye sınıfının varlık kazanabilmesi ve sermaye birikim süreçlerini (akümülasyonu) sürdürebilmesi için işçi sınıfının canlı emeğine ve artı-değer gaspına mutlak surette organik bağımlılığı vardır; buna karşın mülksüzler için patronlar, üretim sürecinin sırtına yerleşmiş birer asalak ve paraziter katmandan ibarettir. Burjuvazinin işçi sınıfından vazgeçmesi nesnel olarak imkânsızdır, zira sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sömürü mekanizmasının devamlılığına endekslidir; dolayısıyla burjuvazi için işçiyi tasfiye etmek kârlı olmayan sınıfsal bir intihardır.

Buna mukabil, işçilerin burjuvayı üretim denkleminden çıkarması, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek bu asalak yapıyı tarih sahnesinden silmesi, proletarya için tam anlamıyla rasyonel, kârlı ve sınıfsal bekasını güvence altına alan yegâne egoist eylemdir.


İbrahim Küçük, 28 Mayıs 2026, Ankara

Okumaya devam et

Şiddet Tekeli Üzerine Diyalektik: Terörün Sönümlenmesi ve Statükonun Restorasyonu

Siyasal şiddetin ve kurumsallaşmış terörün doğasını, 1789 Fransız İhtilali’nin tarihsel laboratuvarını incelemeden ele almak metodolojik bir eksiklik olacaktır. 1793-1794 yılları arasında Jakoben iktidarı eliyle yürütülen ve literatüre “Terör Dönemi” (La Terreur) olarak geçen süreç, tarihsel ölçekte yaklaşık bir yıl gibi kısa bir zaman dilimiyle sınırlı kalmıştır. Bu geçiciliğin altında yatan nesnel neden, Jakobenlerin kendi varlık koşullarını diyalektik bir çelişkiyle yok etmeleridir.

Robespierre önderliğindeki Jakoben elitler, kendilerini iktidara taşıyan asıl devrimci motor gücü, yani sans-culottes (baldırı çıplaklar) ve enragés (öfkeliler) gibi proto-sosyalist radikal unsurları sönümlendirerek kendi tabanlarını tasfiye etmişlerdir. Tarihsel gelişim aşamaları gereği burjuva karakterde kalması kaçınılmaz olan bir devrimin, alt sınıfların mülksüzleştirici taleplerini ilanihaye taşıması imkânsızdı. Ancak Jakobenlerin bu kitleleri örgütsüzleştirerek saf dışı bırakması, muhafazakâr burjuvaziye ve aristokratik kalıntılara muazzam bir cesaret vermiştir. Netice itibariyle Jakoben terörü; salt bir strateji hatasından değil, kendi devrimci öznesini imha eden yanlış bir örgütlülük modelinden ötürü statüko karşısında yenilgiye uğramıştır.


Marksist Literatürde Otorite ve Karşı-Koyuşun Sınırları

Devrimci süreçlerin geri çekilmesi ve şiddetin yönü, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından da yapısal bir analize tabi tutulmuştur. Marx, 1848 devrimlerinin hüsranla sonuçlanmasını değerlendirirken, proletarya için yegâne tarihsel zorunluluk özgürlük adına radikal bir mücadeleyi yürütmekken, korkak burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarını korumak adına aristokrasiyle uzlaşmayı, yani statükoya sığınmayı tercih ettiğini belirtir.

Engels ise Otorite Üzerine adlı metninde, anarşizmin devleti ve her türlü otoriteyi soyut bir düzlemde reddeden idealist tezlerini Paris Komünü (1871) deneyimi üzerinden sarsıcı bir eleştiriye tabi tutar. Engels, “Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı silahlı halkın otoritesini kullanmasaydı bir gün bile dayanamazdı” diyerek, devrimci şiddeti ve diktatörlüğü en doğal haliyle kurucu, mücadeleci ve karşı koyucu bir “otoriter aygıt” olarak konumlandırır. Buradan çıkan ders yalındır: Siyasal eylem, yapısal bir otorite ve kitle örgütlülüğü taşımadığı müddetçe statükonun kolluk gücü tarafından ezilmeye mahkûmdur.


Seküler Terörizmin Stratejik Körlüğü: PKK Örneği

Bu tarihsel ve teorik süzgeç modern döneme uyarlandığında, PKK ve türevi seküler ayrılıkçı örgütlerin tarihsel materyalizmin en temel derslerinden dahi bihaber oldukları görülmektedir. Eğer nihai jeopolitik amaç bir Kürdistan ulus-devleti inşa etmekse, bölgenin birincil sosyolojik gerçeği olan muhafazakâr-dindar Kürt tabanını ideolojik olarak dışlamak ve seküler bir ulusçu anlatıyı dayatmak muazzam bir stratejik ahmaklıktır.

Egemen devlet aygıtı (statüko), PKK’nin kendi tabanında yarattığı bu ideolojik yarılmayı ve rıza krizini fark edecek esnekliği göstermiştir. Devlet; Kürtçe mitinglere, yayınlara izin vererek ve doğrudan resmi bir Kürtçe televizyon kanalı (TRT Kurdî) açarak, PKK tarafından dışlanan muhafazakâr kitleye “Sizin kültürel ve dini varlığınızın hamisi benim” mesajını iletmiş ve hegemonik bir absorbe (soğurma) süreci işletmiştir.

PKK’nin seküler dogmatizmle kitle inancını dışlaması stratejik bir intiharken; devletin bu kitleyi uyuşturmak adına sunduğu kısmî demokratik haklar ve mikro-tavizler, statükonun hegemonik bir başarısıdır. Bu zemin kaybı, PKK’yi günün sonunda kendi kuramsal tezleriyle çelişmeye zorlamış, savunmadığı ve varlık gerekçesine aykırı olan feodal/Osmanlı miraslarını över bir retoriksel savrulmaya itmiştir.


Bir Denge Aparatı Olarak Teokratik Terör ve Muhalefet Boşluğu: IŞİD Analizi

Siyasal şiddetin bir diğer anomalisi ise IŞİD gibi teokratik/tekfirci yapılarda cisimleşmektedir. IŞİD, organik ve kalıcı bir kitle hegemonyası kurma hedefinden ziyade, küresel emperyalist aktörlerin bölgesel ölçekte kullandığı bir “jeopolitik denge aparatı” niteliğindedir.

Kuzey Suriye ekseninde emperyalizmin (özellikle ABD’nin) bölge dizaynında bir kaldıraç olarak işlev gören bu yapı, doğrudan PKK/YPG hattının karşısında bir karşı-güç olarak konumlandırılmıştır. Buradaki temel stratejik icraat, PKK ve SDG unsurlarının kontrolsüzce birleşmesini ve bölgesel bir hâkimiyet alanı kurmasını engellemek, sahadaki dengeleri bu reaksiyoner aparat üzerinden manipüle etmektir. Emperyalist merkezler, IŞİD’in bu dengeleyici şiddetini bir manivela olarak kullanırken, örgütün aşırı radikal eylemleri kontrolden çıktığında ise bu kez desteği SDG hattına kaydırarak sahayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmektedir.

Buna rağmen IŞİD’in reaksiyoner bir taban devşirebilmiş olması, tamamen modern ulus-devletlerin yapısal krizleri ve beceriksizlikleriyle ilintilidir. Devlet aygıtının ekonomik bölüşüm adaletini sağlayamaması, hukuk mekanizmasının çürümesi ve sosyal güvencesizlik, kitlelerde kaçınılmaz bir tatminsizlik ve radikal muhalefet arayışı üretir.

IŞİD, bu sınıfsal ve ekonomik çöküşün yarattığı öfkeyi “sekülerizmin getirdiği dinsizlik” parantezine alarak estetize eder. Bir başka ifadeyle; dini bir iktidar vaat ederken, o vaadin altını devletlerin halka sunamadığı refah, güvence ve sahte bir adalet duygusuyla doldurur.


Diyalektik Kapanış: Statükonun Radikalizm Üreten Ahmaklığı

Burada statükonun alan kaybetme korkusuyla sergilediği en büyük stratejik körlük devreye girer: Devlet, sınıfsal çelişkilerden ötürü yükselen sol, ilerici ve demokratik muhalefet kanallarını yasa dışı ilan edip baskıyla ezdiğinde, toplumsal muhalefet zeminini tamamen yakmış olur. Sol alternatifsiz bırakılan ve meşru direniş mekanizmaları elinden alınan kitleler, iktidarı cezalandırmak adına rasyonel bir ideoloji yerine iktidarın dilinden düşürmediği kutsalları tersyüz etme gafletine düşer. Muhalefet, egemeni kendi silahıyla vurmak adına devleti “münafıklık ve dinsizlikle” itham etmeye başlar.

IŞİD ve benzeri teokratik terör odakları, tam da devletin kendi eliyle temizlediği bu sol/demokratik muhalefet boşluğunu doldurarak statükoyu “asıl terörist” ilan eder ve reaksiyoner bir zafer kazanır.

Velhasıl; eğer statüko, toplumsal muhalefetin meşru, rasyonel ve demokratik zeminlerde kendini üretmesine izin vermek yerine bu alanları imha ediyorsa, kitleleri radikalizmin ve terörizmin kucağına kendi eliyle itiyor demektir. Demokratikleşme kanalları tıkandığında ve kitlelerin sınıfsal öfkesini yönlendireceği yasal bir direniş hattı bırakılmadığında, geriye kalan tek yıkıcı alternatif terörizmdir. Statüko, solu baskılayarak koruyacağını sandığı iktidar alanında, kendi yarattığı canavarların diyalektik kurbanı olmaya mahkûmdur.


İbrahim Küçük, 26 Mayıs 2026, Ankara

Okumaya devam et

Rosa Luxemburg ve Polonya Sorunu: Self-Determinasyonun Sınırları Üzerine Bir Eleştiri

Rosa Luxemburg’un ulusların kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon) konusundaki duruşunu eleştirmek, kimi çevrelerce doktriner bir hata gibi algılanabilse de rasyonel bir analiz, Luxemburg’un bu noktadaki öngörüsüzlüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Tarihsel arka plana bakıldığında Polonya; Rusya, Avusturya ve Prusya arasında taksim edilmiş, kelimenin tam anlamıyla bir işgal coğrafyası haline gelmişti. Dönemin diplomatik teamülleri içinde bu hukuksuzluğu tanımayan ender güçlerden birinin Osmanlı İmparatorluğu olması, meselenin uluslararası meşruiyet zeminindeki yerini gösteren mühim bir ayrıntıdır.


Stratejik Kaygılar ve İdeolojik Çelişkiler

Zamanla filizlenen ulus devlet bilinci ve imparatorlukların çözülüş süreci, self-determinasyon ilkesini modern siyasetin merkezine yerleştirmiştir. Bu süreçte Luxemburg’un çelişkili tutumu dikkat çekicidir. Örneğin, Osmanlı topraklarında bir Ermenistan devletinin kurulmasını açıkça destekleyen Luxemburg, benzer bir hakkı Polonya’dan esirgerken sınıfsal bir öncelik sıralamasına sığınmıştır.

Luxemburg’un çekincesinin temelinde, Rusya ve Almanya’daki güçlü sol hegemonya beklentisi yatmaktaydı. Sosyalist bir Almanya ile sosyalist bir Rusya arasında kurulacak “burjuva” bir Polonya’nın, devrimci sürece engel teşkil edeceğini düşünüyordu. Bu yaklaşım, sol komünist çevrelerde karşılık bulan “önce enternasyonalizm” ilkesiyle temellendirilmişti.


Tarihsel Yanılgı ve Teorik Sorunlar

Ancak tarih, Luxemburg’un bu stratejik beklentisini doğrulamamıştır. Sosyalist bir Almanya idealinin gerçekleşememesi, Polonya’yı sosyalist olmayan bir Almanya’nın tahakkümü ve sömürüsü altında bırakmıştır. Bu durum, Luxemburg’un self-determinasyon hakkını belirli bir siyasi rejimin (sosyalizm) inşası şartına bağlamasının ne denli sorunlu olduğunu kanıtlar. Eğer Ermenistan’ın ayrılması için sosyalist bir Türkiye’nin varlığı şart koşulmadıysa, Polonya için bu şartın aranması tutarlı bir yaklaşım değildir.

Sonuç olarak Luxemburg, Almanya üzerine kurduğu projeksiyonlarda yanılmış; Rusya nezdindeki teorik tartışmayı ise Lenin’e karşı kaybetmiştir. Halklara “sadece kültürel özerklik” teklif etmek, self-determinasyon kavramının özünü boşaltan bir yaklaşımdır.


Kendi Kaderini Tayin Hakkının Mutlaklığı

Bir ulusun başka bir ulus üzerinde tahakküm kurma çabası ne kadar antidemokratik ise, bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkını ideolojik gerekçelerle engellemeye çalışmak da o denli baskıcı bir tutumdur.

Peki, Almanya sosyalist bir dönüşümü başarsaydı Luxemburg haklı çıkar mıydı? Hayır. Kurulacak Polonya devleti kapitalist hatta otoriter bir yapıda olacak olsa dahi, self-determinasyon ilkesi bu hakkın teslimini gerektirir. Bir ulusun bağımsızlık hakkını elinden almak, devrimci ahlakla bağdaşmayan bir çelişkidir. Meşru yol; önce bağımsızlığı tanımak, ardından Polonya içindeki sosyalist dinamikleri destekleyerek yönetimin bizzat Polonya halkı tarafından sosyalist bir dünya görüşüyle inşa edilmesine katkı sunmaktır.


İbrahim Küçük, 10 Şubat 2026, Aydın

Okumaya devam et

Burjuva Demokrasisi ve Seçkinci Türevleri Üzerine Reflektif Bir Eleştiri

Siyaset teorisinde “demokrasi” kavramı, çoğu zaman egemen sınıfların çıkarlarını maskeleyen bir araç olarak manipüle edilmektedir. Özellikle son dönemde parlatılan meritokrasi ve teknokrasi gibi kavramlar, özünde burjuva demokrasisinin nüfuz edemediği alanları istila etmek için kapitalist odaklarca kurgulanan stratejik enstrümanlardır.


Seçkinci İdeolojilerin Ontolojik Sorunu

Sol düşünce, elitist ve seçkinci ideolojileri kategorik olarak reddetmekle yükümlüdür. Bu sistemler hem mantıksal hem de etik düzlemde derin çelişkiler barındırır. Temel soru şudur: Bu sistemlerde “seçkinleri” kim, hangi kriterle belirleyecektir? Henüz devrimci bilinçten yoksun bırakılmış kitleler mi, sermaye sahipleri mi, yoksa burjuva entelijansiyasının temsilcileri mi?

Bu yapılar, halkı siyasi sürece dahil ediyormuş illüzyonu yaratsa da aslında kitleleri karar mekanizmalarından dışlayan birer kapalı devre sistemidir. Liberal kalemler, komünist düzenlerde demokrasi olmadığını iddia ederken “halkın iktidarının söz konusu olmadığını” ileri sürerler. Oysa bu eleştirinin temelinde yatan gerçek, sosyalist düzenin kapitalist, liberal veya faşist partilerin örgütlenmesine geçit vermemesidir.


Sistematik Benzerlik ve İdeolojik Farklılık

Burada sormamız gereken can alıcı soru şudur: Mevcut burjuva demokrasilerinde, yerleşik demokratik yöntemlerle komünal bir düzen inşa edilebilir mi? Tarihsel tecrübe, bunun imkânsız olduğunu defalarca göstermiştir. Zira burjuva demokrasisi, doğası gereği statükoyu ve sermaye egemenliğini muhafaza etmekle görevlidir.

Aynı mantıkla, sosyalist bir devlette tesis edilen demokrasinin de devrimci kazanımları ve mevcut siyasal düzeni koruması son derece doğaldır. Bu bağlamda, en radikal sosyalist devletteki demokratik işleyiş bile sistematik işlevsellik açısından burjuva demokrasisine benzer; her ikisi de kendi sınıfsal temelini koruma içgüdüsüyle hareket eder. Aralarındaki nihai fark, hangi sınıfın çıkarının muhafaza edildiğidir.


Sosyalist Demokrasi ve “Seçkinlik” Yanılsaması

Demokrasi, sosyalist bir devlet için mutlak bir nihai amaç değil, konjonktürel bir tercih veya araçtır. Ancak bir devletin gerçek manada sosyalist kimlik taşıyabilmesi için burjuva demokrasisinin biçimsel törenlerine öykünmemesi şarttır. Bu ayrımın temel mihenk taşı ise anti-seçkinci tutumdur.

Seçkinci iddialarla ortaya çıkan tüm ideolojiler özünde burjuva karakterlidir. Kendilerine “seçkin” payesi biçen ayrıcalıklı zümrelerin bu sıfatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Gerçek seçkinlik; akademik unvanlar veya sermaye birikimiyle değil, devrimci pratik, inanç ve halka bağlılıkla ölçülür. Batı’nın lüks eğitim merkezlerinde alınan diplomalar bir üstünlük göstergesi değil, çoğu zaman hırsızlık üzerine kurulu bir zenginliğin nişanesidir.


Sonuç: Halkın İktidarı ve Düşmanları

Kendini teknokrat, meritokrat veya aristokrat olarak tanımlayanlar, halk düşmanlığının kibarlaştırılmış maskelerini taşımaktadırlar. Mevcut düzenin imtiyazlı sahipleri olan bu kesimlerin, iktidarı halka “nezaketle” teslim etmesini beklemek saflıktır. Devrimci bir düzende, halkın iradesine ve emeğine kasteden bu şarlatanlara alan açılması tarihsel bir hata olur. Sosyalist demokrasinin temel ilkesi nettir: Halkın egemenliğinde, halk düşmanlarına ve imtiyaz avcılarına yer yoktur.


İbrahim Küçük, 4 Şubat 2026, Aydın

Okumaya devam et

Keynes ve Say Bağlamında Politik İktisadın Kavramsal Çatışması Üzerine Bir İnceleme

Politik iktisadın eleştirisi denildiğinde zihinlerde ilk beliren isim kuşkusuz Karl Marx ve onun anıtsal eseri Das Kapital’dir. Ancak bu durum, Marx’ın politik iktisat geleneğinden tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez; aksine, o bu ekolü içeriden bir eleştiriyle dönüştürmüştür. Bugün David Ricardo ve Adam Smith gibi isimlerin teorinin “politik” veçhesinde Marx kadar baskın anılmaması, Marx’ın iktisadi analizi sınıfsal bir zeminle bütünleştirmiş olmasından kaynaklanır.

Bununla birlikte, Marx’ın radikal kopuşunu bir kenara bırakırsak, klasik iktisat ve onun restorasyon süreçleri kendi içinde devasa bir çatışma alanıdır. Bu çatışmanın en belirgin tezahürlerinden biri, Klasik Okul’un temsilcisi Jean-Baptiste Say ile modern makroiktisadın kurucusu John Maynard Keynes arasındaki teorik ayrışmadır. Keynes’in, özellikle laissez-faire (bırakınız yapsınlar) doktrinine karşı mesafeli duruşunda, Marx ve Sovyet planlama deneyimlerinin dolaylı etkilerini görmek mümkündür.


Say Yasası ve Kapalı Devre Varsayımı

“Mahreçler Yasası” olarak da bilinen Say Yasası, basit bir önermeye dayanır: “Her arz kendi talebini yaratır.” Bu yaklaşıma göre, ekonomide bir malın aşırı arzı (bolluğu), zorunlu olarak başka bir malın arz eksikliğiyle (kıtlığıyla) ilişkilidir. Fiyat mekanizması üzerinden bakıldığında bir malın ucuzlaması, talebin başka bir yöne kaydığının göstergesidir.

Say’ın bu varsayımı, gelirin tamamının tüketime harcandığı bir ekonomik modelde mantıksal bir tutarlılığa sahiptir. Eğer para sistemde birikmiyor ve doğrudan mal değişimine akıyorsa, toplam alım gücü sabit kalacağı için bir sektördeki genişleme, bir diğerindeki daralmayla dengelenmek zorundadır. Örneğin, kısıtlı sermayesiyle kalem ve kâğıt üreten bir fabrikatör, üretim kapasitesini birine kaydırdığında diğerinden feragat etmek durumundadır.


Keynesyen Müdahale: Yatırım ve Sızıntı

Keynes’in Say’a yönelik temel eleştirisi, sistemdeki “sızıntıları” fark etmesidir. Keynes haklı olarak sorar: “Elde edilen gelirin tamamının anında tüketime harcanacağı ne malumdur?”

Keynesyen modelde yatırım, denklemi kökten değiştirir. Eğer bir üretici kazancının bir kısmını tüketime değil de teknolojiye veya yeni makinelere (yatırıma) yönlendirirse, kısa vadede piyasadaki tüketim hacmi düşse de uzun vadede üretim kapasitesinde doğrusal bir büyüme değil, çarpan etkisiyle yapısal bir büyüme yaşanır. Bu durumda bir malın bollaşması, başka bir malın azalması anlamına gelmez; aksine, amiyane tabirle, pastanın büyümesiyle her iki malın da arzı artabilir. Teorik olarak bu, üretim faktörleri elverdiği sürece sonsuz bir büyüme projeksiyonu sunar.


Varsayımların Çatışması Genelinde Politik İktisadın Çıkmazı

Peki, Keynes bu eleştirisinde mutlak bir haklılığa sahip midir? Bu noktada iktisat biliminin “varsayımlar savaşına” dönüştüğünü görmekteyiz. Say’ın yaşadığı dönemde sermaye birikimi ve endüstriyel yatırım bugünkü ölçekte olmadığı için, onun teorisi kendi çağı için tutarlıydı.

Keynes ise atıl tasarrufun ve yastık altı birikimin yani kendi tabiriyle likidite tercihinin sistemde yaratacağı tıkanıklığın farkındaydı. Ancak onun teorisindeki kırılganlık, bu durumu ekonomik aktörlerin psikolojik güvensizliklerine ve konjonktürel bir likidite tuzağına indirgemesinden kaynaklanır. Keynes, paranın sistemden çekilerek atıllaşmasını kapitalizmin yapısal bir krizi olarak değil, devlet müdahalesiyle yani kamu harcamalarıyla onarılabilecek geçici bir talep yetersizliği olarak kurgulamıştır. Bu durum, Keynes’in de tıpkı Say gibi, krizlerin kökenindeki sınıfsal ve üretim temelli dinamikleri ıskalayan eksik bir kurgu yaptığını gösterir.


Sonuç: Teorik Bir Döngüden Kopuş

Sonuç olarak, politik iktisat tarihindeki bu tartışmalar, genellikle karşıt varsayımların birbirini çürütmeye çalıştığı bir diyalektik çatışma minvalinde seyreder. Say ve Keynes arasındaki bu teorik kör dövüşü, sistemin içsel dinamiklerini onarmaya çalışan iki farklı restorasyon çabasıdır.

Marx ise bu tartışmanın metodolojisini tamamen reddederek alanı terk etmiştir. O, ekonomiyi sadece arz-talep veya yatırım-tüketim dengeleri üzerinden değil; üretim ilişkileri, artı değer ve mülkiyet yapısı üzerinden de okumuştur. Bu nedenle, ana akım iktisadın kendi içindeki bu bitmek bilmeyen varsayım savaşları, ancak yeni bir politik ekonomik sistem inşasıyla aşılabilecek yapısal bir kısır döngüdür.


İbrahim Küçük, 26 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Sosyalizm ve Komünizmin Bölünmezliği: İdeolojik Çarpıtmalara Karşı Tarihsel Tez

Bu incelemede, kavramsal karmaşalara boğulmadan, sosyalizm ve komünizmin birbirinden kopuk sistemler değil, tek bir toplumsal dönüşüm sürecinin birbirini takip eden ve tamamlayan aşamaları olduğu gerçeği üzerinde durulacaktır. Marksist kuramda sosyalizm, kapitalist üretim tarzından komünist topluma geçiş sürecindeki “alt evreyi” ve bu süreçteki geçici düzeni ifade eden bir terimdir.

Özellikle sağ kanat ideolojilerin ve faşist söylemlerin, sosyalizmi komünizmden koparma gayreti, teorik bir cehaletten ziyade bilinçli bir ideolojik tahrifatın sonucudur. Bu ayrıştırma çabası, sosyalizmin devrimci ve enternasyonal karakterini boşaltarak onu statükocu bir kalıba hapsetme amacını taşır.


Geçiş Sürecinin Diyalektiği: Sosyalizmden Komünizme

Proletarya diktatörlüğü altındaki sosyalist geçiş aşamasında iktidar aygıtı sönümlenmeye mahkûm bir yarı-devlet niteliğindeyken, komünist aşamada devletin tamamen ortadan kalktığı, sınıfsız ve devletsiz bir yapıya ulaşıldığı görülür. Sosyalizmde “herkese emeğine göre” ilkesi geçerliyken, komünizmde bu ilke evrilerek yerini “herkese ihtiyacına göre” kuralına bırakır. Sosyalizmde sadece üretim kolektif bir nitelik kazanmışken, komünizmde hem üretim hem de tüketim kolektifleşir.

Bu niteliksel farklar, iki ayrı dünya görüşünü değil, tek bir sistemin olgunlaşma düzeylerini temsil eder. Komünizm, proletarya diktatörlüğünün ve sınıfsal çelişkilerin ortadan kaldırılmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Sosyalizmdeki “emeğin karşılığını alma” prensibi, aslında komünist toplumdaki “ihtiyaca göre dağıtım” idealinin henüz tam olgunlaşmamış, geçiş niteliğindeki halidir. Örneğin, sosyalist aşamada birey temel hakları için belirli bir emek katkısı sunmakla yükümlüyken, tam komünist düzende bu ihtiyaçlar herhangi bir maddi karşılık beklenmeksizin, toplumsal bir dayanışma ve görev bilinciyle karşılanır.


Kapitalist Mirasın Tasfiyesi ve Kolektif Bilinç

Sosyalizmin ilk aşamalarında üretimin kolektif, tüketimin ise hala kısmen bireysel olması, kapitalizmin yarattığı alışkanlıkların ve maddi kısıtlılıkların bir mirasıdır. Engels’in (daha önce Hegel ve Spinoza’nın da ifade ettiği gibi) “Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır” tespitiyle örtüşür biçimde, komünist aşamaya geçildiğinde ihtiyaçların bilinci tam olarak oturur ve tüketim de bireysel bir istifleme mantığından kurtularak kolektif bir doğaya bürünür.

Bu bağlamda komünizm, sosyalizmin nihai ve eksiksiz halidir. Komünist bir hedef gütmeyen her türlü “sözde” sosyalizm girişimi, devrimci özünden yoksundur. Tarihsel süreçte faşist rejimlerin “sosyalizm” maskesi altında sunduğu modeller, özünde tekelci burjuva devlet kapitalizminin en sert ve baskıcı biçimlerinden başka bir şey değildir.


İdeolojik Manipülasyonlar ve Enternasyonalizm

Sosyalizm ile komünizmin arasını açmaya çalışan çevreler, aslında kendi nasyonalist ve sağcı görüşlerini sosyalizm kavramına aşılayarak onu evrensel değerlerinden koparmak istemektedirler. Oysa gerçek sosyalizm; doğası gereği hümanist, enternasyonalist ve eşitlikçidir, aynı zamanda ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını (self-determinasyon) tavizsiz bir şekilde savunur.

Hitler’in nasyonal sosyalizm ve enternasyonal sosyalizm arasında yaptığı ayrım, aslında “nasyonal” olanın sosyalizmle hiçbir bağının olmadığının, aksine faşist bir fraksiyon olduğunun itirafıdır. Kendine “milliyetçi sosyalist” diyenlerin iddiaları, sosyalizmin evrensel kurtuluşçu karakteriyle taban tabana zıttır.

Sonuç olarak, komünizm, sosyalizmin tarihsel ve mantıksal hedefidir. Komünist ufuktan yoksun bir sosyalizm iddiası, statükoya hizmet eden bir yanılgıdan ibarettir. Sosyalizm ve komünizm, tarihin akışını belirleyen bölünmez bir bütünün parçalarıdır.


İbrahim Küçük, 18 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Türk Sağının Pragmatik Anti-Emperyalizmi ve Kürt Meselesinin Jeopolitik Projeksiyonu Üzerine Bir Eleştiri

Türkiye’de sağ siyasetin sergilediği anti-emperyalist duruşun samimiyeti, tarihsel bir perspektifle incelendiğinde ciddi tutarsızlıklar barındırmaktadır. Altıncı Filo hadiselerinde Amerikan varlığını alenen sahiplenen geleneğin, bugün konjonktürel gerekçelerle Amerika karşıtı bir retoriğe sığınması, vatanseverlikten ziyade derinleşen iç ve dış krizlerin yarattığı bir savunma mekanizmasıdır.


Siyonizm Karşıtlığının Araçsallaştırılması ve Paradokslar

İsrail-Hamas çatışması sürecinde sağ kitlelerin sergilediği tutum, bu tutarsızlığın en güncel örneğidir. Geçmişte “Filistinlilerin topraklarını sattığı” yönündeki kara propagandayı bayraklaştıran kesimlerin, bugün aniden “Filistinci” bir kimliğe bürünmesi sosyolojik bir dönüşümden ziyade siyasi bir manevradır. Buradaki temel motivasyon, İslamcı hassasiyetlerden ziyade, bölgedeki Kürt hareketinin yükselişine karşı duyulan reaksiyoner korkudur.

Bu cenahın, bir dönem “Arapçılık” ile itham ettiği dindar kesimlerle bugün Arap milliyetçiliği ve otoriter Arap rejimleri (Saddam ve türevleri) noktasında birleşmesi dikkat çekicidir. Bu seküler sağın Arap faşizmine eklemlenme çabası, özünde ortak bir Kürt karşıtlığı zemininde yükselmektedir.


“Kürdistan Bir Amerika Projesidir” Söyleminin Eleştirisi

Türk sağının en büyük yanılgısı, Kürt hareketini yalnızca bir “Amerikan projesi” olarak kodlamasında yatmaktadır. Oysa tarihsel gerçeklik daha karmaşıktır; örneğin Abdullah Öcalan’ın yakalanma sürecinde CIA ile Türk istihbarat birimleri arasındaki koordinasyon, dönemine göre şekillenen pragmatik bir iş birliğinin ürünüydü. Bugün değişen şey ilkeler değil, bölgesel güç dengeleridir.

Eğer Kürt hareketi yalnızca dış güçlerin güdümünde bir oluşum olarak görülüyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Amerika veya İsrail etkisinden arındırılmış bir Kürt hareketi, mevcut sağ zihin dünyasında meşru kabul edilecek midir? Cevabın “hayır” olması, asıl sorunun dış güçler değil, Kürt kimliği ve coğrafi varlığına duyulan reddediş olduğunu kanıtlar. Bu noktada sergilenen anti-emperyalizm, faşizan eğilimleri perdelemeye çalışan zayıf bir retorikten ibarettir.


Jeopolitik Riskler ve Kardeşlik Hukuku Üzerine Öngörüler

Türkiye için asıl tehlike, Kürt meselesinin barışçıl, demokratik ve sosyalist bir perspektifle çözülememesidir. Eğer Kürdistan’ın tesisi Türkiye’nin kendi iradesi ve kardeşlik hukuku çerçevesinde dostane bir şekilde gerçekleşmezse, bu kopuş emperyalist odakların müdahalesiyle çok daha yıkıcı bir biçimde yaşanacaktır.

Kürt karşıtlığının sürdürülmesi, ironik bir biçimde en çok Amerika ve İsrail’in stratejik çıkarlarına hizmet edecektir. Bu düşmanlık iklimi, ayrılığı kaçınılmaz kılmakla kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin Avrasya bloğuna (Çin-Rusya) eklemlenerek otoriterleşmesine ve demokratik kazanımlarını tamamen yitirmesine sebep olacaktır. Kürt halkının varlığı bir demokratikleşme motoru olmaktan çıktığında, otoriter baskı tüm toplumun üzerinde daha şiddetli hissedilecektir.


Sonuç: Bir “Taviz” Değil, Bir “Hak” Mücadelesi

Mevcut siyasi iktidarın Abdullah Öcalan veya Kürt hareketiyle yürüttüğü temaslar, Kürtleri “asgari” ile yetindirme ve sistem içinde eritme çabası olarak okunabilir. Ancak gelinen aşamada Kürdistan’ın bir statü kazanması, Türkiye eliyle gerçekleştirilse dahi, bu bir lütuf veya “taviz” olarak görülemez. Bu, bir halkın en temel tarihsel ve siyasal hakkıdır.

Kürt hareketinin bu süreçte dikkat etmesi gereken husus, yürüttükleri mücadelenin evrensel bir hak arayışı olduğunu vurgulamaya devam etmektir. Kürdistan idealinin emperyalizmin bir aparatı olarak değil, halkların iradesine dayalı meşru bir gerçeklik olarak inşa edilmesi; hem Kürtlerin hem de Türklerin gelecekteki demokratik ve barışçıl birlikteliği (veya ayrılığı) için yegâne yoldur. Anti-emperyalist maskeli sağın yarattığı illüzyondan kurtulmak, Türkiye’nin felaketten kaçınması için şarttır.


İbrahim Küçük, 14 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

Lümpen Proletaryanın Rehabilitasyonu ve Devrimci Hegemonyanın İnşası

Marksist literatürde lümpen proletarya, genellikle tarihsel süreçte işlevsiz, sınıf bilincinden yoksun ve güvenilmez bir kitle olarak betimlenir. Karl Marx, bu kesimi devrimci dinamizmin dışında tutarak onları “ümitsiz bir vaka” olarak nitelendirir. Marx’ın perspektifinde lümpen proletaryanın ne eğitilmesi ne de bilinçli bir sınıf öznesi haline getirilmesi mümkün veya gereklidir. Ancak bugün, toplumsal muhalefetin sınırlarını genişletmek ve Gramsciyen manada bir kültürel hegemonya kurmak istiyorsak, bu kitleyi göz ardı etme lüksümüzün olup olmadığını yeniden tartışmalıyız.


Kuramsal Temeller ve Hegemonik Müdahale

Leninist gelenek, partiyi bir avangart (öncü) güç olarak konumlandırırken, kitleleri bu öncülüğün arkasında konsolide etmeyi amaçlar. Ancak Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramı, sadece öncü olmakla yetinmez; halkın en geniş katmanlarını devrimci bir davanın müdavimi kılmayı hedefler. Gramsci doğrudan lümpen proletaryanın eğitiminden bahsetmese de, sunduğu strateji halkın sağduyusunu (common sense) devrimci bir iyi duyuya (good sense) dönüştürme pratiğidir.

Marx’ın bu kitleye karşı tutumu, onların örgütlenemez, uyuşturulmuş ve sınıf kininden dahi yoksun olmalarına dayanır. Ancak burada bir öz eleştiri yapılması elzemdir: Bugün devrimci kadroların kaçı “ideal” bir sosyalist çevrede yetişmiştir? Kaçımız statükonun içine doğmadık? Mevcut sol yapıların ana kadrolarının dahi zamanla sönümlenip sistem içi demokratik süreçlere hapsolduğu bir durumda, lümpen proletaryanın “uyandırılması” meselesi daha hayati bir önem kazanmaktadır.


Eşitsizlikten Devrimci Kolektivizme

Dünyaya eşit koşullarda gelmediğimiz gibi, devrimci bilince ulaşma imkânlarımız da eşit dağıtılmamıştır. Toplumcu bir bakış açısı, bireyin bu dezavantajlı konumunu görmezden gelemez. Lümpen proletarya içinde sistemin dışına itilmiş ve kurtuluş arayan bireyleri kadere terk etmek, sosyalist eşitlik idealimize ve toplumsal sorumluluk bilincimize terstir. Kendini Marksist olarak tanımlayan her bireyin asli görevi, bu davaya yeni müdavimler kazandırmak ve “insan malzemesini” devrimci potansiyelle yeniden yoğurmaktır.


Öfkenin Sınıf Kinine Dönüştürülmesi: Bir Strateji Olarak Eğitim

Lümpen proletarya içindeki gençlik, bugün milliyetçilik, liberalizm veya faşizm gibi sağ kanat ideolojilerin etkisi altında büyük bir öfke biriktirmektedir. Bu öfkenin yanlış yönlendirilmesi bir trajedi, sınıf kinine tahvil edilmesi ise muazzam bir kazanımdır. Bu gençlerin maruz kaldığı illüzyonları deşifre etmek, onları kendi eski cephelerine karşı bilinçli birer düşman haline getirmek, devrimin en etkili silahlarından biri olan “ezilmişlik bilincini” inşa etmektir.

Böylesine bir potansiyeli “umutsuz vaka” diyerek heba etmek, siyasi bir israftır. Devrimin tarihsel bir zorunluluk olarak vuku bulacağı tezi ne kadar güçlü olursa olsun; bizim görevimiz bu sürece nitelik ve nicelik katmaktır. Uzmanlaşmalı, kalabalıklaşmalı ve tedbiri elden bırakmamalıyız.


Sonuç: Eylem ve Tarihsel Zorunluluk

Tarihsel materyalizm, toplumsal yasaların bir taşın yere düşmesi kadar gerçek olduğunu bizlere gösterir. Ancak bu yasaların işleyişi, insan eylemiyle birleştiğinde bir anlam kazanır. Eylemsiz bir bekleyiş, gerçek bir devrim değil, ancak “devrimsi” bir kıpırdanma yaratabilir. Lümpen proletaryayı eğitmek, sadece bir tercih değil; hegemonyayı her alanda tesis etmek isteyen bir hareket için zorunluluktur. Ancak o zaman, insan iradesinin gücüyle birleşen tarihsel dinamiklerin, toplumu nasıl kökten dönüştürdüğünü gözlemleyebiliriz.


İbrahim Küçük, 4 Ocak 2026, Ankara

Okumaya devam et

“Toplumsal Çürüme” Söyleminin Ontolojik ve Sınıfsal Eleştirisi

Siyasal söylemler, sadece ideolojik aidiyetleri dışa vurmakla kalmaz; aynı zamanda kimin çıkarına hizmet ettiklerini de gizli bir biçimde ele verirler. Bugün kamuoyunda sıkça karşımıza çıkan “toplumumuz çürüyor” iddiası, ilk bakışta masum bir ahlaki endişe gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde art niyetli bir sınıfsal körlüğü ve maddi gerçeklikten kaçışı temsil etmektedir.


Altyapı-Üstyapı İlişkisi: Sebep mi, Sonuç mu?

“Toplumsal çürüme” söyleminin en temel mantıksal hatası, sebep ile sonucun yer değiştirmesidir. Artan suç oranları, şiddet sarmalı ve ahlaki erozyon, toplumun “özünde” var olan bir bozulmanın sonucu değildir. Aksine bu fenomenler; ekonomik krizlerin, derinleşen gelir adaletsizliğinin ve hukuki mekanizmaların işlevsizliğinin, yani maddi altyapının ürettiği sonuçlardır.

Tarihsel materyalizm bizlere hatırlatır ki; maddiyat maneviyatı belirler, maneviyat maddiyatı değil. Dolayısıyla doğru bir analiz; “Toplum çürüdüğü için bu haldeyiz” değil, “Ekonomik ve hukuki sistem iflas ettiği için toplumsal doku tahrip oluyor” şeklinde kurulmalıdır. Mevcut bozulmayı soyut bir “manevi çöküş” olarak nitelemek, asıl sorumlu olan kapitalist üretim ilişkilerini ve adaletsiz dağıtımı aklamak demektir.


Sınıf Bilincinden Yoksun Kitlelerin Burjuva Retoriğine Eklemlenmesi

​Popüler kültürde veya sokak röportajlarında karşımıza çıkan bu tarz söylemler, aslında sınıf bilincinden yoksun bırakılmış geniş kitlelerin ve mülksüzleşme korkusu yaşayan küçük burjuva katmanların burjuva hegemonyasına sığınma çabasıdır. Maddi ve gözle görülebilir sıkıntıları reddedip sorunu toplumsal çürüme gibi muğlak ve metafizik bir kavrama indirgemek, statükoyu koruma arzusunun bir tezahürüdür.

Bu tavır, sosyalizm tarihinin erken evrelerindeki “ütopik sosyalistlerin” yaklaşımını andırır; ancak onlardan çok daha sığ ve cahilane bir versiyonudur. Ütopik sosyalistler de sorunu ahlaki ve akli yetersizliklere indirgemişlerdi; fakat en azından bu “ruhi” sorunlara karşı kolektif çözüm önerileri getirmeye çalışmışlardı. Günümüzdeki bu sığ söylem ise halkı ahlaksızlık ve cahillikle yaftalayıp geriye çekilmekten, yani halka karşı bir elitizm üretmekten başka bir işe yaramamaktadır.


Entelektüelin Görevi ve Halkperverlik

Halkın asli maddi sorunlarını göz ardı ederek suçu ahlaki çöküşe yıkmak, kapitalizmi insancıllaştırmak ve halkın gerçek düşmanını gizlemektir. Gerçek bir entelektüelin görevi, halkı suçlamak değil; ona sınıf bilincini aşılamak ve sömürünün kaynağını göstermektir. Bu noktada entelektüel, politik bir bilinçle donanmış proletaryanın bizatihi kendisi olmalıdır.

Halkı “suçlu” ilan eden her söylem, burjuvazinin suçunu halka paylaştırma manevrasıdır. Bir safsata olan toplumsal çürüme anlatısı, kapitalist sistemin yarattığı pisliği toplumun karakterine bulaştırma çabasıdır.


Sonuç: Örgütlenme ve Devrimci Perspektif

Halkperverliğin ve devrimci mücadelenin asli görevi halkı yargılamak değil, onu örgütlemektir. Toplumsal çürüme gibi burjuva terminolojileriyle kendi zihnimizi bulandırmak yerine, bu çürümenin kaynağı olan kapitalist sistemi hedef almalıyız.

Bizim yolumuz, halkın içindeki öfkeyi ve ezilmişliği doğru bir sınıf bilincine evriltmek ve “kızıl devrime” giden yolu kararlılıkla açmaktır. Unutulmamalıdır ki, zihni asıl çürümüş olanlar halk değil, sömürü düzeninin sahipleri ve onların sözcülüğüne soyunan lafazanlardır. Gerçek şifa, ahlaki vaazlarda değil, toplumsal devrimdedir.


İbrahim Küçük, 30 Aralık 2025, Ankara

Okumaya devam et

Statükonun Gölgesinde Solun Kimlik Krizi ve “Evcil Sol” Üzerine Eleştirel Bir Projeksiyon

Bugün solun içeriği ve sınırları üzerine yürütülen tartışmalar, çoğu zaman kavramların içini boşaltma ve statükoyu tahkim etme gayretine dönüşmüş durumdadır. “Sol nedir?” veya “Kim solcudur?” sorularına verilen muğlak cevaplar, solun radikal ve dönüştürücü karakterini törpülemek isteyen odaklar için uygun bir zemin hazırlamaktadır. Bu noktada, mevcut siyasal öznelerin kendi söylemleriyle neyi gizlediklerini deşifre etmek, bir zorunluluktur.


Ulus Devlet Kıskacında “Sözde” Komünist Siyaset

Günümüz coğrafyasında kendisini “komünist” olarak tanımlayan kimi yapılar, Kürt ulusal dinamiğine karşı şaşırtıcı bir yabancılaşma içindedir. Ezen ulus milliyetçiliğinin argümanlarını devrimci bir sosla yeniden üreten bu çevreler, Türk ulus devletinin bekasını merkeze alırken, Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını veya en azından federal çözüm önerilerini dahi yok saymaktadırlar.

Bu durum, teorik bir paradoksu da beraberinde getirmektedir: İşçi sınıfının örgütlenme zeminini tamamen kurutan faşizan bir statükoyu, proletaryaya görece hareket alanı tanıyabilecek burjuva-demokratik veya federal bir modele tercih edecek kadar şovenistleşmek, sol bir tavır değil, özünde sağ bir reflekstir. Eğer bir komünist partinin nihai çözümü “tek ve bölünmez ulus devlet” formülüne hapsolmuşsa, o yapının Marksist-Leninist bir enternasyonalizmden bahsetmesi beyhude bir çabadır. Bu noktada TKP gibi yapıların savunduğu çizgi, mevcut devlet paradigmasının sol bir maskeyle devam ettirilmesi çabasından başka bir şey değildir.


Tarihsel Dönüşüm ve PKK Paradoksu: “Evcil Sol” Eleştirisi

Kürt hareketinin ve özellikle PKK’nin tarihsel süreçteki rolünü analiz etmek, soğukkanlı bir yaklaşım gerektirir. Doğan Avcıoğlu dönemindeki Kürt kimliğinin tamamen inkar edildiği atmosferden, 12 Eylül diktatoryasının bile federal çözümleri tartışmak zorunda kaldığı sürece geçiş, bu hareketin yarattığı sarsıcı etkinin bir sonucudur. Ancak bu etki, hareketin ideolojik dönüşümüyle birlikte eleştiriye açık bir noktaya evrilmiştir.

“Evcil sol” nitelemesi, bu noktada kritik bir önem taşır. PKK’nin zamanla radikal bir ulusal bağımsızlık çizgisinden kopup demokratik konfederalizm veya sistem içi demokratik talepler düzeyine çekilmesi, statükocu Türk ulus devletinin manevra alanını genişleten bir faktör olarak okunabilir. Bu “evcilleşme” süreci, hareketin devrimci karakterini törpülerken, paradoksal bir şekilde Türk sağının ve solunun ortaklaştığı komplo teorilerine (hareketin devlet tarafından bizzat kurgulandığı gibi asılsız iddialara) de zemin hazırlamıştır.


Korku Kültürü ve Bilinçaltı Sınırları

PKK veya Türk ulus devleti üzerine yapılan analizlerin, mevcut iktidar pratiğinin yarattığı korku ikliminden bağımsız olması zordur. Bu baskı ortamı, bilinçaltımıza sirayet ederek meseleyi yeterince derinlikli kavrayamamamıza veya eleştirilerimizi otosansüre tabi tutmamıza sebep olabilir. Ancak her şeye rağmen, Kürt halkının tarihsel deneyimini bu eleştirilerden ayrı tutmak, demokratik bir tutarlılık gereğidir.


Sonuç: Statükoculuğun Reddi Olarak Sol

Solu sol yapan yegâne unsur, verili düzenle ve statüko ile olan uzlaşmaz kavgasıdır. Bugünün aktüel sol partileri ise bu kavgadan oldukça uzaktır. Ne tam bir ulusal çözüm ne de gerçek bir federalizmi savunabilmektedirler; aksine, mevcut sömürü ve tahakküm ilişkilerinin daha insani bir makyajla sürdürülmesine razı görünmektedirler.

Unutulmamalıdır ki, faşist Türk ulus devlet modelini kutsayan Türkler, demokratik çözümü sadece sisteme entegre olmak sanan Kürtler ve solun özünü ıskalayan sözde komünistler, tarihsel sürecin sonunda birlikte kaybedeceklerdir. Gerçek sol, birilerinin başka birilerini ezdiği bu düzeni yamamak değil, o düzenin temellerini sarsacak radikal bir kopuşu örgütlemektir.


İbrahim Küçük, 28 Aralık 2025, Ankara

Okumaya devam et